Bölüm 55
Talia, bulutların arasında süzülür gibi anılarının kırıntıları arasında dolaştı ve yavaş yavaş gerçeğe döndü.
Ağırlaşmış göz kapaklarını araladığında, titrek bir mum alevi görüş alanına girdi.
Boş bakışlarla ona dalıp giderken bulanıklaşmış duyuları yavaş yavaş berraklaştı.
Tarifsiz bir boşluğun içine gömülmüş hâlde, Talia ağır ağır doğruldu.
Bir an için nerede olduğunu anlayamadı.
Ancak birkaç saniye geçtikten sonra, yabancı bir odada, yabancı bir yatağın üzerinde uzandığını fark etti.
Donuk gözlerle gösterişli bir şekilde döşenmiş yatak odasını süzdü. Sonra ansızın üzerinde tuhaf bir şey hissetti ve bakışlarını aşağı çevirdi.
Kısa iç giysisinin altından iki bacağı tamamen görünüyordu.
Hayır.
Bunlar onun bacakları değildi.
Böylesine korkunç bir şeyin kendi bedenine ait olması mümkün değildi.
Titreyen elleriyle dizlerine dokundu. Sanki erimiş mum tekrar katılaşmış gibi pürüzlü ve biçimsizlerdi.
Şekillerinde bir terslik vardı.
Kaval kemikleri ve diz kapakları hafifçe eğrilmiş, fildişi beyazlığındaki teni ise geniş, sert ve ağaç kabuğunu andıran izlerle kaplanmıştı.
Talia, kırılmış porselen üzerindeki çatlakları andıran uzun yaraları takip ederek baldırlarından dizlerine, oradan da uyluklarına kadar uzanan izlere baktı. Çok geçmeden tırnaklarını o izlere geçirmeye başladı.
Sanki bu kaba ve lekeli tabakayı biraz kazısa, altından eskiden sahip olduğu inci ten yeniden ortaya çıkacaktı.
Yakıcı acıyı umursamadan şişmiş, koyu kırmızı kabukları takıntılı bir şekilde yoldu.
İnce kan çizgileri bacaklarından aşağı süzülmeye başladı.
Talia, akan kana şaşkınlıkla bakarken bir yerlerden hafif bir gıcırtı sesi duyuldu.
Başını aniden kaldırdı.
Ve kadife kaplı bir koltuğa yanlamasına yaslanmış oturan Senevier’i gördüğü anda gözleri büyüdü.
Loşluk içinde bile canlılığını koruyan mavi gözleriyle İmparatoriçe dudaklarını araladı. Kan kırmızısını andıran dudaklarından tatlı ve melodik bir ses döküldü.
“İyileştirmek için bunca uğraştığım yarayı yeniden açmak zorunda mısın? Şifacıyı tekrar çağırmak gerçekten zahmetli olacak.”
Elindeki küçük kitabı bir kenara bıraktı ve zarif kaşlarını çattı.
Talia gözlerini kırpmadan ona bakmayı sürdürdü.
Kurumuş dudakları güçlükle aralandı.
“...Bedenime ne yaptınız?”
Güvensizlik dolu soruyu duyan İmparatoriçe’nin gözleri hafifçe büyüdü, ardından hilal gibi kıvrıldı.
Sanki eğlenceli bir şaka işitmiş gibi hafifçe güldü ve başını salladı.
“Bu, seni tedavi etmeleri için Sonsuzluk Klanı’nı bile çağıran annene söylenecek bir söz değil.”
“......”
“Bana öyle bakma. Bana güvenmediğini biliyorum ama... bu kez gerçekten elimden gelen her şeyi yaptım. Ortaya çıkan sonucun ulaşabildikleri en iyi hâl olması... doğrusu beni bile hayal kırıklığına uğrattı.”
Yılanı andıran bakışları yavaşça Talia’nın bedeninde gezindi ve kan lekeleriyle kaplı yara izlerinde durdu.
Talia aceleyle battaniyeyi bacaklarının üzerine çekti.
İmparatoriçe’nin bakışları altında Talia’nın parmak uçları titriyordu.
O bakışlar, iğrenç bir şeye bakıyormuş gibiydi.
Senevier hafifçe iç çekti ve sözlerine devam etti.
“Onları cezalandırmayı düşündüm. Fakat gerçekten ellerinden geleni yaptıklarını söylediler. Kemiklerin, kasların ve sinirlerin gördüğü bunca hasara rağmen bu kadar iyileşebilmiş olman başlı başına bir mucizeymiş.”
Kızının hayatı altüst olmuşken bile İmparatoriçe’nin sesi ürpertici derecede sakindi.
“Bu izler konusunda ise yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını söylediler. Yaraları birkaç kez yeniden açıp büyü uygulamayı denemişler ama o korkunç izler her seferinde aynı şekilde geri dönmüş. Muhtemelen yaralar çok uzun süre tedavi edilmeden kaldığı için dokular kalıcı biçimde bozulmuş.”
Bir kez daha sessizce iç çekti.
“Ve saray şifacılarını suçlayamayız. Yaraları en başta iyileştirmiş olsalardı tenin belki daha düzgün görünürdü ama bacaklarını ömür boyu kullanamazdın. En azından artık yürüyebileceğini söylüyorlar. Bununla teselli bulmalısın.”
Duygusuz ve düz ses tonuyla kurduğu cümleler, kızgın demir çubuklar gibi Talia’nın midesine saplandı.
Ardından Senevier son darbeyi vurdu.
“Gerçekten ne büyük talihsizlik.”
Talia başını yavaşça eğdi.
Onu düşünceli gözlerle izleyen Senevier koltuktan kalkıp yanına geldi.
Yumuşak ve hoş kokulu parmakları kızının yanağını okşadı.
“Talia. Sana bir zamanlar güzel ve kırılgan şeylerin daima yağmacıların hedefi olduğunu söylediğimi hatırlıyor musun?”
Talia, gözlerini dolduran yaşların ardından güçlükle annesine baktı.
İnci, altın ve safirden yontulmuş bir heykeli andıran yüzü gözyaşlarının ardında dalgalanıyordu.
Senevier eski bir masal anlatır gibi yumuşak bir sesle devam etti.
“Peki sence zayıf ve çirkin şeylerin başına ne gelir?”
“......”
“Çirkin şeyler alay ve hor görünün nesnesi olur. Kimse onları ele geçirmeye bile değmez bulmaz. Üzerlerine basılır, küçümsenir ve dışlanırlar. Çünkü insanlar kendi üstünlüklerini kanıtlamak için sürekli nefret edecek, aşağılayacak bir şey arama eğilimindedirler.
Ve bir kusur, seni böyle insanlar için mükemmel bir av hâline getirir.”
Talia ağlamamak için bütün gücüyle direndi.
Ama boğazından boğuk bir hıçkırık yükselip çıktı.
Annesinin sözleri, kanayan bacaklarından çok daha fazla acıtıyordu.
Senevier, gözyaşlarıyla çarpılmış kızının yüzüne bakarken acırmış gibi dilini şaklattı.
“Ama endişelenme. Kızımın böylesine zavallı bir duruma düşmesine asla izin vermeyeceğim.”
Böcek bacakları kadar soğuk parmakları Talia’nın birbirine dolaşmış saçlarını geriye itti.
Bataklığı andıran gözleri hafifçe kısıldı.
Dudaklarında beliren gülümseme, daha derin bir umutsuzluğun habercisiydi.
───
İmparatorluk Sarayı’nın içindeki görkemli mabette otuz dört tabut muntazam sıralar hâlinde dizilmişti.
Rahipler tabutların arasında dolaşarak kutsal su serpiyor ve dualar okuyordu. Yas tutanlar ise teker teker öne çıkıp tabutların üzerine çiçek bırakıyordu.
İbadet edenlerin arasında oturan Asros, uzun ve sıkıcı ayine katlanırken gözlerini etrafta gezdirip üvey kardeşlerini izliyordu.
En büyük ağabeyi her zamanki gibi en onurlu yerde oturuyor, kendinden memnun tavrıyla etrafa üstünlük taslıyordu.
“Kusursuz Prenses“ lakabını sonuna kadar hak eden Ayla Roem Gwirta ise ölenlerin yasını zarafetle tutuyordu.
Her şey her zamanki gibiydi.
Yine de bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordu.
Bir süre düşündükten sonra Asros sonunda sebebini fark etti.
Üvey kız kardeşi bir şeye öfkeden deliye dönmüştü.
Yüzünde yeterince inandırıcı bir keder ifadesi vardı. Fakat gözleri buz gibi donmuş, dudakları ise gerginlikten sertleşmişti.
Onu bu kadar öfkelendiren ne olabilirdi?
Duygularını açıkça gösteren büyük ağabeyinin aksine Ayla daima sakin bir tebessümün ardına saklanırdı.
Hiçbir zaman bir çatlak göstermezdi.
Bu kadar insanın önünde duygularını ele veriyor oluşu gerçekten ilginçti.
Acaba düğünün ertelenmesine bu kadar mı sinirlenmişti?
Bakışları doğal olarak nişanlısına kaydı.
Varkas Laedgo Siorkan sunağın yanında dimdik duruyor, cenaze merasimini sessizce izliyordu.
Yaşayan bir insandan çok bir katedral için yontulmuş heybetli bir heykeli andırıyordu.
Onun hareketsizliğinde tuhaf bir çekicilik bulan Asros, Varkas’ı baştan ayağa dikkatle süzdü.
Siorcan Hanesi’nin gelecekteki Büyük Dükü, omuzlarından beline kadar kusursuz oturan sade ama keskin hatlı bir dublet giymişti. Zırh gibi vücuduna oturan pantolonu ve sol omzundan aşağı dökülen uzun lacivert peleriniyle son derece vakur görünüyordu.
Kıyafetleri gösterişli olmaktan uzaktı, hatta neredeyse sadeydi.
Ama Asros’a göre mücevherler ve işlemeler içinde dolaşan soyluların tamamından çok daha etkileyici görünüyordu.
Bu yüzden Ayla’nın düğünün ertelenmesine neden öfkelendiğini bir nebze anlayabiliyordu.
...Bu olaydan sonra hac yolculuğunun bu yıl yeniden başlaması mümkün değil.
Bu da Ayla Roem Gwirta ile geleceğin Siorkan Büyük Dükü arasındaki düğünün gelecek yıla erteleneceği anlamına geliyordu.
Bu düşünceye varınca Asros’un yüzü ekşidi.
Göğsünün içinde rahatsız edici bir sıkışma hissetti.
Kendisine daima hoş olmayan bir şeye bakıyormuş gibi davranan üvey kız kardeşinin bir an önce doğudaki büyük düklüğe gitmesini istiyordu.
Belki de geleneği bozup düğünü yine de zamanında yaparlar.
İçten bir umutla Lord Siorkan’a baktı.
Lütfen...
Ayla Roem Gwirta’yı da alıp Doğu’ya götür.
Tam o sırada, sanki Asros’un saçma duasını duymuş gibi adam başını çevirdi.
Asros irkilerek bakışlarını hemen yere indirdi.
Sanki zihninin içini bile görebilecekmiş gibi hissettiren o gözlerin kendisine çevrilmesi, kalbinin şiddetle sarsılmasına neden olmuştu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.