Bölüm 2
“Şanslı günümde değilim.” diye iç çekerek mırıldandı Makoto Naegi en yakın markete giderken.
Makoto, tamamen sıradan bir liseye giden tamamen sıradan bir liseli çocuktu ve bu durumun ne yazık ki farkındaydı. Ailesi ve arkadaşları da bunu ona sık sık hatırlatırdı. Bir yere kadar moralibozuluyor olsa da bunu değiştirmek için yapabileceği hiçbir şey olmadığını da gayet iyi biliyordu. Sıradanlığı hakkında böyle düşünüyor olması da sıradanlığını kuvvetlendirmişti zaten.
Ancak o gün farklıydı.
O gün Makoto kesinlikle normaldeğildi. Belirli bir konuda sıradan olmaktan dağlar kadar uzaktı.
Basitçe anlatmak gerekirse, o gün son derece şanssızdı. Bunu okul bittikten sonra fark etmeye başlamıştı.
Uzun zamandır ilk defa hava açıktı ve Makoto’nun keyfi alışılmadık bir biçimde yerindeydi. Başına iyi bir şeyler gelecekmiş gibi hissederek her zamankinden farklı bir yoldan evine dönmeye, yürüyüşe çıkmaya karar verdi.
“Arada bir dolambaçlı yoldan gitmek güzel olabilir.” diye düşündü. Her zamankinden yalnızca biraz daha farklı bir yol izliyordu ve rutinindeki bu ufacık değişim tüm talihsizliğinin başlangıcı olmuştu.
Kısa bir süre sonra Makoto büyük bir parkın önünden geçti. Orada tesadüfen bir sınıf arkadaşına rastladı. Arkadaşı, çoğunu Makoto’nun tanımadığı bir grup arkadaşıyla birlikteydi ve kimin abur cubur alacağını belirlemek için taş-kâğıt-makas oynamaya hazırlanıyorlardı. Arkadaşı Makoto’yu da onlara katılmaya davet etti. Daveti anlık bir hevesle yaptığı yüzündeki ifadeden ve hareketlerinden belli oluyordu.
Normalde Makoto teklifi reddeder ve mutlu mesut yoluna devam ederdi ama bu sefer katılmaya karar verdi. Belki bugün her zamankinden farklı şeyler yaparsa işleri yolunda gidebilirdi.
Gariptir ki kaybetmeyeceğinden neredeyse emindi. Sadece oynayan yaklaşık on kişi olmasından dolayı değil, hava da muazzamdı. Hiçbir şey ters gidemezdi.
Oyun tek turda bitti.
Makoto kaybetti. O makas, diğer herkes ise taş seçmişti.
Yüzlerdeki şaşkınlık ifadesi oyunun hileli olmadığını anlaması için yetmişti.
“Kanka,” dedi arkadaşı hayretle, “bu bayağı etkileyiciydi. Kötü şansın daniskası.”
“Etkileyici bir kötü şansa sahip olmak moralimi düzeltmiyor.” dedi Makoto omuzlarını çökerek.
“Sıkma canını.” dedi arkadaşı Makoto’nun omzunu sıvazlayarak. Ona küçük bir tomar para verdi. “Bir kutu kola ve kızarmış tavuk istiyorum!”
“Tamamdır.” dedi Makoto acının tatlı tebessümü ile. “Sanırım senden alacağım teselli bu kadar, değil mi?” Talihsizliğine söverek bir kâğıt parçası çıkardı, aceleyle herkesin siparişlerini yazdı ve paralarını aldı.
On dakika sonra Makoto marketten ayrıldı ve kaldırıma çıktı. İki elinde de aşırı dolu iki poşet taşıyordu.
“Off… çok ağır.”
Liseli akranlarına kıyasla Makoto pek yapılı veya atletik değildi. Neredeyse on kişinin içecek ve abur cuburlarını marketten parka tek başına taşımak kolay olmayacaktı.
“Güzel bir şeyler düşün.” dedi kendi kendine aklını dağıtmak için. Aklına gelen ilk şey o gece yayınlanacak bir televizyon programı oldu. Çok iyi tanıdığı fakat kendisini tanımayan eski okulundan biri, o akşam yayınlanacak bir müzik programına çıkacaktı. Son birkaç gündür o programı izlemek için dört gözle bekliyordu.
“Ah, sabırsızlanıyorum.” diye geçirdi içinden ve tam o anda bir çat sesi duydu. Neredeyse dengesini kaybediyordu.
“Aah!” diye çığlık attı. Ayakları düşmemek için refleks olarak betona sertçe bastırıyordu.
Makoto yeniden dengesini kurduğunda ellerinin hafifleştiğini, tökezlemesine sebep olan şeyin zaten ani ağırlık değişimi olduğunu fark etti.
“Ha?” Ellerine baktı ve nihayet ne olduğunu anladı. Her iki poşet de yırtılmış ve içlerindeki her şey kaldırıma saçılmıştı. “Olamaz…”
İyi havanın ille de iyi şeylerin olacağı anlamına gelmemesi yeterince mantıklı bir sebep olsa da Makoto işlerin kendisi için fazla kötü gittiğini düşünmeden edemedi. Market poşetleri durduk yere yırtılmazdı. Tabii kasiyer poşetleri açarken yanlışlıkla her birini maket bıçağıyla kesmediği sürece. Her şeye rağmen yine de bu olay başına gelmişti.
O anda Makoto’yu gören herhangi birisi, talih kuşuyla arasının ne kadar bozuk olduğunu anında anlayabilirdi.
“Of yaa…” diye mırıldandı. Her yöne saçılmış abur cubur, plastik şişe ve kutu içecekleri toplamak için umutsuzca çabalıyordu. “Neden bu başıma geldi ki?”
Eğer kaderin bir cilvesiyle bir kız oraya gelip ona yardım etmek isteseydi o ana dek yaşadığı bütün talihsizlikleri memnuniyetle bir kenara atıp unuturdu.
Ama bırakın nazik ve yardımsever kızları, o kaldırımda yürüyen hiç kimse yoktu. Kaldırımın inşa edildiği yol epey genişti ama o sırada tren istasyonuna oldukça uzak mesafedeki bir parkın yakınındaki bir yerleşim yerindeydi. Bu yüzden yaya trafiğinin olmaması pek şaşırtıcı değildi ancak Makoto suçun kendi kötü şansında olduğunu düşünmeden edemedi.
Kısa bir süre sonra Makoto dağılmış eşyaları toplamayı bitirdi. İçeceklerin bazıları kaldırımdan yuvarlanıp yola bile düşmüştü ve bu da işini epey zorlaştırmıştı ama sonunda başarmıştı. En azından öyle düşünüyordu.
Makoto kaldırıma dizdiği eşyalara bakarken başını eğdi.
“Hepsi… bu kadar mıydı?”
Nedense aldıklarının hepsinin orada olmadığını hissetti. Makoto gözden kaçırdığı bir şeyler olduğunu düşünüp bölgeyi baştan sona inceledi.
O sırada marketin hemen dışındaki bir bankta oturan uzun sakallı yaşlı bir adam gördü.
“Orada birinin olduğunu fark etmemiştim.” diye geçirdi içinden.
Yaşlı adam bakışlarını Makoto’dan uzaklaştırdı ve kendi ayaklarına yöneltti. Sonra yerdeki bir kutu kahveyi almak üzere eğildi. Makoto’nun gözleri önünde kutunun kapağını açtı ve hiç tereddüt etmeden dudaklarına götürdü.
“Hey, yoksa o–“
“Hayır, imkânı yok.” diye geçirdi içinden Makoto yaşlı adama yaklaşırken.
“A-Af edersiniz,” dedi çekinerek.
“Hmm?” diye homurdandı yaşlı adam ve Makoto’ya bakarak bir yudum daha aldı.
“Iı, yanlışsam özür dilerim ama o kahve acaba…” diye adamın ağzını yokladı.
“Hmm? Bu senin miydi delikanlı?” dedi adam yüzünde bir şaşkınlıkla. Ardından da kahkahayı bastı. “Haha, üzgünüm öyleyse!”
“Yani, öyleyse gerçekten–“ dedi Makoto şaşkına dönmüş bir şekilde.
Yaşlı adam, yüzünde en ufak bir utanç belirtisi olmadan dedi ki: “Iı, nasıl desem? Yani, bilirsin, ayağıma geldi, kader işte. Ben de kendime engel olamadım.”
“O-olabilirdiniz!” diye bağırdı Makoto, adamın saçma bahanesine refleks olarak itiraz etti. Ama adamın ışıltılı gülümsemesi ona boşa kürek çektiğini söylüyordu. O yüzden omuzlarını düşürdü, derin bir iç çekti ve pes etti. “Neyse, önemli değil.”
Yaşlı adam, Makoto’nun keyifsizliğini görünce biraz da olsa kötü hissetmiş olacak ki sesinde bir gıdım endişeyle dedi ki: “Hey, delikanlı. Kahveni içmem cidden seni bu kadar şaşırttı mı?”
“Sadece o değil,” diye mırıldandı Makoto içini çekerek. “Bugün şanslı günümde değilim. Yaklaşık, ıı, yarım saattir başıma sürekli kötü şeyler geliyor. Neden ben? Neden şimdi? Karma falan mı bu?”
Bunun üzerine yaşlı adam Makoto’nun hiç beklemediği bir şey yaptı, kıkırdadı.
“Ha?” dedi Makoto şaşkınlıkla bakarak.
“Karmanın bununla hiç alakası yok delikanlı. İyi bir insan olduğun için başına iyi şeylerin geleceğine inanmak çok saçma.”
“A-Ama–“
“İşin aslı,” diye devam etti Makoto’nun itiraz etmesine izin vermeden, “karmanın bir zerresine bile inanmıyorum. İyiysen ödüllendirilirsin veya kötü bir şey olursa kötü bir şey yaptığın içindir… Hepsi palavra. Bu düşünce tarzı beyhude bir umuttan başka bir şey değil. Kaderi ona bir sebep vererek kontrol etmeye çalışmaya yönelik nafile bir girişim sadece. Lâkin gerçek şu ki ister evliya ister günahkâr ol, eğer şanssızsan şanssızsındır. Aynı şey şanslıysan da geçerli. Feleğin çemberinden çok kez geçtim, o yüzden neden bahsettiğimi iyi biliyorum.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.