Bölüm 128 — Kayıp Şehir Kapısı
Kapının üzerindeki eski semboller, sisin ardında yavaş yavaş belirirken Arlen nefesini tuttu. Bu şehir, yıllardır yalnızca efsanelerde var olmuştu; şimdi ise taş duvarları, sessizliği ve donmuş zamanı ile gözlerinin önündeydi.
Rüzgâr dar geçitten içeri dolduğunda, yerdeki toz ince bir halka gibi yükseldi. Mira elini kılıcının kabzasına götürdü ama çekmedi. Burada kılıçtan çok sabra ihtiyaç olacağı belliydi.
“Bir şey doğru değil,” dedi Kael alçak sesle. “Bu kadar eski bir kapının açık kalması mümkün değil.”
Arlen cevap vermedi. Taş yüzeydeki oyuklara parmaklarını dokundurduğunda sıcaklık hissetti. Sanki şehir uyanmak üzereydi.
Şehirler de insanlar gibidir; unutulduklarında ölmezler, sadece rüya görmeye başlarlar.
İç avluya girdiklerinde yerde tek bir ayak izi bile yoktu. Buna rağmen çeşmenin taş kenarında taze su damlıyordu. Damla düştü, yayıldı ve kırık bir aynanın içinde kıpırdanan gölgeleri gösterdi.
Mira diz çöktü. “Bizi bekliyorlar.”
Bu söz, duvarların arasındaki yankıdan daha ağır geldi. Arlen başını kaldırdığında kulelerin tepesinde bir kıpırtı gördü. İnsan değildi. Kuş da değildi. Ama onları izliyordu.
Eski Mührün Kırılışı
Kapının ötesindeki salon, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Tavandan sarkan zincirler rüzgârsız havada bile hafifçe salınıyor, her hareketlerinde uzak bir çan sesi çıkarıyordu.
Kael, duvar boyunca uzanan yazıları okumaya çalıştı. Harfler önce anlamsızdı. Sonra birer birer, sanki zihnine kazınıyormuş gibi çözülmeye başladılar.
“Mührü açan, borcu da devralır,” diye fısıldadı.
Arlen o anda yere çizilmiş dairenin ortasındaki boşluğu fark etti. Orada bir şey eksikti. Küçük, yuvarlak ve tam avucuna sığacak kadar bir şey.
Cebindeki taş aniden ısındı.
Hepsi aynı anda ona döndü.
Şehrin gerçekten uyanması için tek gereken buydu.