Yukarı Çık




269   Önceki Bölüm 

           
270.Bölüm: 50.Kısım – Dokja’nın Hikâyesi (7)
______________________________________________

Yoo Joonghyuk’un tüm bedeni titriyordu.

「...Ölemem.」

「Burada asla ölmeyeceğim.」

Yoo Joonghyuk’un umutsuz iradesi Bilge Okuyucunun Bakış Açısı aracılığıyla bana iletiliyordu.

   “Hey, sen...”

Bu Yoo Joonghyuk, ‘regresyonu’ reddetmişti.

   [Enkarnasyon Yoo Joonghyuk’un sponsoru enkarnasyonuna bakıyor.]

İlk kez yaşanan bu durum karşısında Yoo Joonghyuk’un sponsoru sessizdi. Gizemli bir sessizlikti. Sanki hem öfkeli hem de üzgündü. Ya da belki de hiçbir tepki yoktu. Kısa bir süre sonra, Yoo Joonghyuk üzerindeki bakış kayboldu.

   [Stigma Regresyon Sv.3 iptal edildi.]

Delilik. böyle bir şey gerçekten mümkün müydü? Stigmanın ışığı söndü ve Yoo Joonghyuk bir kez daha çöktü. Zar zor açık olan gözleri kapandı, dudakları bir şeyler mırıldanıyordu. Umutsuz yaşama arzusunu hissedebiliyordum. Bu, Yoo Joonghyuk’un bir şekilde hayatta kalma konusundaki eşsiz kararlılığıydı.

Yoo Joonghyuk’un düşüncelerini zihnimde duydum.

   「Parçala... böylece yiyebilirim.」

Bir tane daha Büyük Geri Dönüş Hapı çıkardım, toz haline getirip ağzına döktüm. Yıkılmakta olan hikâyeleri yavaşça durdu.

   “...Sorun yok.”

Yoo Joonghyuk bu tur için her şeyini ortaya koyuyordu. Birkaç kez başarısız olmak sorun değil düşüncesini terk etmiş, bu dünyada kalmaya karar vermişti. Belki bilincini kaybetmişti, Yoo Joonghyuk başka hiçbir şey demedi. Onun yerine, bedenini saran hikâyeler parlak bir ışıkla yanmaya başladı.

   [Hikâye Yaşam ve Ölüm Yoldaşları devam etmek istiyor.]

Yaşam ve Ölüm Yoldaşları. Orijinal romanda Yoo Joonghyuk’a ait olmayan bir hikâyeydi bu.

   「“Yoo Joonghyuk’la ilişkin nedir?”

   “Yaşamda da ölümde de yoldaşız.”」

Chungmuro’daydı. Gong Pildu ile yaptığım o diyalogdu. İstemeden güldüm. Artık gerçekten ya birlikte yaşayacaktık ya da birlikte ölecektik.

Yoo Joonghyuk’u sıkıca tutarak koşmaya devam ettim. Uzaktan bağıran parti üyelerini görebiliyordum.

Arkamda yakıcı bir sıcaklık hissettim. Şiddetli bir rüzgârla birlikte ateş topları başımın hemen yanından geçti. Bizi kovalayan takımyıldızları çoktan arkamıza yetişmişti.

   [Şeytan kralı mı çağırdın? Ne yaptığının farkında mısın?]

   [Aptal piç! Artık 73. Şeytan Diyarı yok olacak!]

Onlara cevap vermek yerine önümdeki Lee Hyunsung’a bağırdım. “Lee Hyunsung-ssi!”

Yoo Joonghyuk’un bedeni havaya savruldu ve Lee Hyunsung yakaladı. Aynı anda arkamı döndüm ve refleksle yumruk attım. Koşarak gelen bir takımyıldızı bana çarpıp çığlık attı.

Elektrifikasyon, Akrep Tanrıçası’nın kuyruğuna çarptı ve ardından Kırılmaz İnanç, Gök Gürültüsü Yiyen Kuş’u biçti. İnanç Kılıcı gücü emerek parlak bir şekilde ışıldadı. Kan sıçramasıyla birlikte Elektrifikasyon’un tüm gücünü serbest bıraktım.

Peşimden gelen takımyıldızı sayısı yediydi. Bu sayı tek başıma karşılayamayacağım bir sayıydı. Daha büyük sorun ise gökyüzündeki kara bulutların giderek yoğunlaşmasıydı. Kara bulutlar uğursuz bir alamet gibi toplanıyor, 73. Şeytan Diyarı’na bakan yıldızlar birer birer sönüyordu.

Aslında Asmodeus’u şimdiye kadar çağırmamamın sebebi buydu. Gökyüzünden bir dizi kara şimşek düştü ve takımyıldızları geri sıçradı. Havada kıvılcımlar uçuştu ve şeytan krallar inmeye başladı.

Artık Asmodeus burada olduğuna göre, diğer şeytan kralları durduran hiçbir şey yoktu. Ne yazık ki, onlar benim tarafımda değildi.

   [Şeytan kral Anlaşmazlığın Mimarı Şeytan Diyarı’nda ortaya çıktı!]

   [Şeytan kral Cesetler Konusunda Filozof Hükümdar Şeytan Diyarı’nda ortaya çıktı!]

Sadece enkarnasyon bedenlerinin çağrılması bile diğer takımyıldızlarını aşıyordu. Artık bana yardım edebilecek kimse yoktu.

   [73. Şeytan Diyarı, hikâyene tepki veriyor.]

Güvenebileceğim tek şey oluşturduğum hikâyelerdi.

   “Herkes geri çekilsin! Ben zaman kazanırken mümkün olduğunca gücünüzü koruyun!”

Tam o anda parti üyelerinden biri aniden kontrolden çıktı. Yanımdan bir kükreme duyuldu.

   “Müdür-nim? Ne...”

Han Myungoh Tek Bacaklı Fişek Koşucu’yu etkinleştirdi ve inanılmaz bir hızla koşmaya başladı. Geldiğim yöne doğru gidiyordu. Orası, Şeytan Kral Asmodeus’un bulunduğu yerdi.

______________________________________________

   [Ahahahaha!]

Şeytan Kral Asmodeus neşeyle güldü. Işık okları vücudunun her yerine saplanıyor, kopmuş kolundan kan akıyordu. Ancak küçük kızın yüzünde yalnızca haz ve neşe vardı.

   [Çok mesudum! Bu çok eğlenceli!]

Birçok takımyıldızı, Kanlı Kavrayış yüzünden enkarnasyon bedenlerini kaybetmişti. Yine de hâlâ çok fazla takımyıldızı kalmıştı.

Şeytan krallar temelde masal sınıfı takımyıldızlarıyla eşdeğer varlıklardı. Normal takımyıldızları bilinmezdi ancak Asmodeus’un Lokapala’dan biri olan Surya’ya karşı kazanma ihtimali yoktu.

Surya, anlayamıyormuş gibi ağzını açtı.

   [Merak ediyorum, Şehvet ve Öfkenin Şeytanı.]

Uzaklardan dev bir davulun patlama sesi duyuldu. Muhtemelen Kurtuluşun Şeytan Kralı’nı kovalayan takımyıldızları son karşılaşmalarını yaşıyordu.

Surya bunu anlayamıyordu.

Bu insanlar neden hâlâ direniyordu? Bir şeytan kral neden bir insanın tarafını tutuyordu?

Asmodeus, biraz yorulmuş gibi gülümsedi. Surya sol elini kaldırdı ve takımyıldızlarının saldırıları durdu.

   [Asmodeus, neden önemsiz insanların tarafını tutuyorsun?]

   [Taraf tutmak ha... Ben kimsenin tarafını tutmuyorum.]

Asmodeus, ellerindeki kanı yalayarak sırıttı.

   [Sadece eğlenceli görünüyor.]

   [...Eğlenceli mi?]

  [Bilmiyorsun. Kurtuluşun Şeytan Kralı’nın hikâyesi ne acaba?]

   [Ben de gördüm. Sıradan bir hikâyeden ibaret.]

Asmodeus bu sözlere büyük bir kahkaha attı.

   [Hahahaha! Surya! Gözlerinden çıkan ışık yüzünden kör olmuş olmalısın! Sana daha önce de söylemiştim. Hikâyelerin tadını uzun süre çıkarmak istiyorsan gözlerine iyi bak diye.]

   [...O çocuk yeni yıldızlar arasında sağlam biri, bunu kabul ediyorum. Ancak Yıldız Akışı’nda sıradan bir seviyede. Henüz mit sınıfı bir hikâyesi de yok.]

Statüsü etrafa dağılırken Surya kaşlarını çattı.

Asmodeus hâlâ gülüyordu.

   [Mit sınıf bir hikâye... Bu kadar uzun yaşamana rağmen hikâyeleri hâlâ buna göre mi yargılıyorsun?]

   [Bu yalnızca insan tarihi. Değerlendirmeye gerek yok.]

   [Tüm hikâyeler eninde sonunda tarihten ayrılır.]

   [...Asmodeus, Gurme Derneği’nde oyalanıp durdun ve şimdi bunları söylüyorsun. Bunu devam mı etmek istiyorsun diye mi algılamalıyım? Eninde sonunda enkarnasyon bedenini kaybedeceksin.]

   [Eh, öyle görünüyor. Ama ondan önce...]

Takımyıldızı mesafeyi adım adım daraltırken Asmodeus aniden konuştu.

   [Bu arada Surya, neden Kurtuluşun Şeytan Kralı’na bu kadar takıntılısın?]

   [...Takıntılı mıyım? Ne demek istiyorsun?]

   [Sadece sen değil, nebulalar da. Öyle değil mi?]

   [Anlaşılan asıl kör olan senmişsin.]

   [En fazla insan tarihi, dediğin gibi. Yine de sen ve Vedalar Kurtuluşun Şeytan Kralı’nı yanınıza çekmeye çalışıyorsunuz. Başaramadınız ve şimdi de öldürmeye kalkıyorsunuz. Bu pek de dev bir nebulanın haysiyeti değil.]

   […]

   [Bu noktada bir şey sormak istiyorum. Bunu neden yapıyorsunuz?]

Surya bir anlığına cevap veremedi. Yüzünde ince bir duygu belirdi. Hızla sağ elini kaldırarak bunu gizlemeye çalıştı. Bu, takımyıldızlarına saldırı emriydi.

Tam o anda Asmodeus konuştu.

   [Dur, ahaha... hahaha. Anlıyorum. Surya...]

   […]

   [Sen... Gurme Derneği’nde olanları duymuşsun.]

Surya’nın kaldırdığı eli durdu.

   [Kurtuluşun Şeytan Kralı ‘son senaryonun’ peşinde. Bu yüzden ondan nefret ediyorsun. Doğru mu?]

Surya’nın parmakları titredi, huzursuzluğu açığa çıktı. Asmodeus bu titremeye alaycı bir şekilde güldü.

   [Çünkü sen sona ulaşma yeterliliğine sahip değilsin.]

Bir ışık mızrağı Asmodeus’un bedenini deldi. Sürekli ışık mızraklarıyla delinmesine rağmen dudaklarında derin bir alay vardı.

Kan damlıyordu. Aceleyle oluşturulmuş enkarnasyon bedeni normalden çok daha zayıftı. Asmodeus, parçalanmış derisinden sarkan bağırsaklarını tuttu.

   [...İnsan bedeni gerçekten rahatsız.]

Yaklaşan takımyıldızlarını görmezden gelip gökyüzüne baktı. Karanlık bulutların arasından yıldızlar görünüyordu. Gökyüzünde ışık ve karanlık birbirine karşı savaşıyordu.

73. Şeytan Diyarı’nı saran güçlü varlıklar hareket ediyordu. Asmodeus uzun zamandır yaşıyordu ancak daha önce böyle bir şey görmemişti.

Bugün, Şeytan Diyarı’nda olağanüstü bir şey oluyordu.

Surya’nın ışık mızrağı tekrar hareket etti ve takımyıldızları Asmodeus’a doğru mana yöneltti. Asmodeus’un enkarnasyon bedeninin ölmek üzere olduğu anda...

Dududududu!

Bir toz bulutu takımyıldızlarının görüşünü kapladı. Şaşkına dönen takımyıldızları bir an duraksadı ve biri Asmodeus’un küçük bedenini kucakladı. Bu sefer Asmodeus bile şaşırmıştı. Uzun yıllardır yaşıyordu ama daha önce hiç kimse tarafından kurtarılmamıştı.

   [Sen...?]

Han Myungoh onu taşırken koşuyordu. Bir kolu ve sol kolunun bir kısmı takımyıldızlarının saldırıları yüzünden yok olmuştu.



Asmodeus şaşkın bir ifadeyle mırıldandı.

   [Neden...]

Asmodeus, bu kişinin kim olduğunu biliyordu fakat neden burada olduğunu anlayamıyordu. Han Myungoh onun hanesine ait biri olabilirdi ama bu sadakat...

Han Myungoh cevap vermeden Asmodeus’u sıkıca kucakladı. Kör ancak büyük bir kalp hissediliyordu. Bu duygular Asmodeus’a yönelik değildi.

Asmodeus, Han Myungoh’un kollarında tutulurken gülümsedi.

   [Cidden, bu senaryo gerçekten çok ilginç...]

______________________________________________

   “Üzgünüm millet. Sanırım benimle gelmek zorundasınız.”

Kim Dokja bunu söylediği anda ilk ayağa kalkan Lee Hyunsung oldu.

   “Bunu bekliyordum.”

Yoo Sangah ve Göğü Yaran Usta da onu takip etti. Korkmuş Shin Yoosung yumruklarını sıktı. Kobay büyüklüğündeki Osu havladı.

Güçleri mütevazıydı ama kararlıydılar. İnsanlar, takımyıldızlarının ‘statüsü’ karşısında geri adım atmıyordu.

Bir patlama oldu ve savaş başladı. Tek bir darbe kemikleri kırıyor, iki darbe derin yaralar açıyor ve üçüncü darbe hayatta kalmayı garanti etmiyordu.

Şeytan krallar ortalığı giderek daha kaotik hâle getiriyordu. Adeta kopmuş ipler gibi havada uçuyorlardı.

   “Kuheeok!”

İlk yere yığılan Lee Hyunsung oldu. Kimera ejderhası kanatları kırılırken çığlık attı.

Jang Hayoung oturmuş, olanları izliyordu. “Ah, ahh… Ah…”

Ezici bir çaresizlik onu ele geçirmişti ve hareket edemiyordu. Jang Hayoung’ın öğrendiği Göğü Yaran Kılıç Ustalığı çok zayıftı. Duvar aracılığıyla öğrendiği teknikler takımyıldızlarıyla baş etmeye yetmiyordu.

Jang Hayoung, şeytan kralın vurduğu yeri tutarak savaşan Kim Dokja’ya baktı.

Uzun zamandır tanışmak istediği Kurtuluşun Şeytan Kralı zor durumdaydı.

Kaburgaları ve sağ kolu kırılmıştı. Jang Hayoung birlikte savaşmak istiyordu. Ancak gökyüzündeki yıldızlar acımasızca parlıyordu. Bu kadar çok yıldız varken neden kimse onlara yardım etmiyordu?

   [Özel yetenek Tanımlanamayan Duvar etkinleştirildi!]

Aslında bunu defalarca denemişti. Kim Dokja’nın bahsettiği takımyıldızlarına birçok kez mesaj göndermişti ama cevap gelmemişti. Yine de Jang Hayoung cevaplanmayan dualarını takımyıldızlarına göndermeye devam etti.

   ‘Lütfen... sadece biri...’

   [Tanımlanamayan Duvar soruyor ki, “Gerçekten yardım etmek istiyor musun?”]

Duvar hafifçe titriyordu.

   [Tanımlanamayan Duvar soruyor ki, “Gerçekten yardım etmek istiyor musun?”]

Başını salladı. ‘Yardım etmek istiyorum. Her bedeli kabul ederim. Lütfen.’

Bir sonraki anda Jang Hayoung’un gözlerinin önünde sayısız mesaj belirdi.

   – Merhaba. Kim Dokja’yı tanıyor musunuz? Kendisi takımyıldızı arıyor da…

   – Merhaba sayın takımyıldızı. Beni tanımıyorsunuz ama bir ricam var... eğer Kim Dokja...

   – Takımyıldızı, lütfen yardım edin. Kim Dokja tehlikede.

   – Lütfen yardım edin. Lütfen…

   ...

Jang Hayoung önünde beliren yüzlerce mesaja boş bir ifadeyle baktı.

Bunların hepsi kendisinden gelen mesajlardı.

   [Şu anda gönderilmeyi bekleyen 124 mesaj var.]

Daha doğrusu, gönderdiğini sandığı mesajlardı.

   “N-Neden...?”

Tüm vücudu ürperdi. Bu, neden hiçbir takımyıldızından cevap gelmediğinin sebebiydi.

   [Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “Göndermemem söylendi.”]

   “Kim tarafından?”

   [Tanımlanamayan Duvar diyor ki, “Benden daha yüksek bir varlık.”]

Kim olduğunu bilmiyordu. Ancak Jang Hayoung artık ne yapması gerektiğini anlayabiliyordu. “Gönder onları. Hemen şimdi! Hepsini gönder!”

Tanımlanamayan Duvar bir an sessiz kaldı.

   [Tanımlanamayan Duvar iç çekiyor. “Pişman olma ama.”]

Bir sonraki anda başı acıdan patlayacak gibi oldu.

   [124 mesaj gönderildi.]

Sanki bir barajdan boşalan su gibi, sayısız mesaj Jang Hayoung’dan fırlayıp gökyüzüne yayıldı. Zaman geçti. Bir dakika, iki dakika... Jang Hayoung umudun ipini bırakmadan gökyüzüne bakmaya devam etti.

   [Takımyıldızı Tek Gözlü Maitreya kanala girdi.]

Sonra biri cevap verdi. Meteor yağmuru misali, kanala girenlerin sesi durmak bilmedi.

   [Takımyıldızı Küstah Bataklık Yırtıcısı kanala girdi.]

   [Takımyıldızı Seo Ae Il Pil kanala girdi.]

   [Takımyıldızı Joseon’un İlk Şamanı kanala girdi.]

   [Takımyıldızı Goryeo’nun İlk Kılıcı kanala girdi.]

   [Küçük gezegenin küçük takımyıldızı kanala girdi.]

Gökyüzündeki çarpık denge değişti ve Jang Hayoung tüm mesajları sevinç ile umutsuzluk içinde dinledi.

   [Takımyıldızı Gizemli Entrikacı kanala girdi.]

+

Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

+

Çeviri: Sansanson

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

269   Önceki Bölüm