Bölüm 1
“Çok sıcak…”
Su Bei, yanarak ölmek üzere olduğunu hissediyordu. Üzerinde ağır bir şey olduğunu fark edince hemen üzerinden itti. Neredeyse nefes alamıyordu!
Güçlü bir hayatta kalma arzusuyla Su Bei, gözlerini zorlukla araladı. Tavandan sarkan lambanın altında, gözleri anında üzerinde “Hua Xia Androloji Hastanesi” reklamı basılı olan büyük beyaz bir şemsiyeye takıldı. Şemsiyeden süzülen loş ışıkta, üzerinde böceklerin asılı olduğu örümcek ağlarını ve tavanın su akıttığı yerlerdeki izleri belli belirsiz görebiliyordu.
Hâlâ rüya mı görüyordu? Karşısındaki bu tanıdık manzara, ona sanki bir ömür öncesinden kalmış gibi geldi ve Su Bei, elinde olmadan ağlamak istedi.
Yakınlardan gelen tıkırtı seslerini duyunca Su Bei gözlerini hafifçe çevirdi ve lambanın altında, beyaz kıyafetli genç bir çocuk gördü. Genç çocuk, yatağın başucunu karıştırıyor, evde bulabildiği tüm kumaş parçalarını arıyordu. Ara sıra Su Bei’nin alnındaki ıslak havluyu çevirip tekrar bastırıyordu. Hareketleri hem telaşlı hem de beceriksizceydi.
“Su…”
Su Bei, üzerinde baskı yapan o ‘koca dağı’ itmeye çalışarak zorlukla doğruldu. Ses, gencin dikkatini çekti. Telaşla başını çevirdiğinde gözlerinin korku ve dehşetle dolduğunu gördü.
“Sonunda uyandın!”
“Kıpırdama!”
Su Bei’nin hareket ettiğini gören genç, üzerine atıldı ve az önce Su Bei’nin üzerinden ittiği o ‘koca dağı’ tekrar üzerine bastırdı. Ardından, bulduğu askeri montla onu güzelce örttü ve kollarını yorganın altına sıkıştırdı.
“Daha iyi misin? Rahatsız hissettiğin bir yer var mı?”
Su Bei boş gözlerle gence baktı, başını iki yana salladı ve kısık, kuru bir sesle, “Su içmek istiyorum,” dedi.
Kısa süre sonra genç bir bardak su getirdi. Su Bei’yi iyice sardıktan sonra oturmasına yardım etti ve bardağı dudaklarına yaklaştırdı. Su Bei suyunu yudumlarken başını öne eğdi; kaybettiğini sandığı o mutluluğu açgözlülükle içine çekiyordu.
Ona bakan gencin yüreğinde biriken duygular sonunda patlak verdi: “Sen aptal mısın? Sana kaç kez ben yanımda değilken o tiplere bulaşma demedim mi? Yine de dinlemedin, gidip aptal gibi kendini harcadın, aferin sana!”
Gence yaslanıp vücudundan gelen hafif sabun kokusunu içine çeken Su Bei, artık bunun bir rüya olmadığına inandı. Onun azarlayışını dinlerken Su Bei’nin burnunun direği sızladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
“Woo… Su Xiaobao!” Gözlerinden yaşlar durmaksızın akıyordu.
Su Bei’nin aniden ağlaması karşısında, Su Xiaobao adındaki genç paniğe kapıldı: “Alt tarafı bir şey söyledim, niye ağlıyorsun ki şimdi?”
Sadece birazcık sitem etmişti, nasıl oldu da kendini bu kadar haksızlığa uğramış hissetmişti? Üstelik Su Bei onu dinlememiş, gidip o zorba kızlarla birlikte tuvalete gitmişti. Bugün okul revirini temizlemekle görevlendirilmişti ama döndüğünde Su Bei’yi görememişti. Hava neredeyse kararmak üzereyken, onu nihayet kadınlar tuvaletinde, kapısı kilitli bir kabinin içinde, baştan aşağı sırılsıklam bir halde bulmuştu.
O anki durumu düşünen Su Xiaobao’nun gözleri aniden kızardı. Her gün özenle taradığı saçları dağılmış ve karmakarışıktı. Yüzündeki şişlikleri ve kızarıklıkları bile gizleyemiyordu. Sadece yüzü değil, vücudunun her yeri kırmızı el izleriyle doluydu. Okul üniforması kirli tuvalete atılmıştı ve artık giyilebilecek durumda değildi. O an, Su Bei’yi bir an önce oradan çıkarma telaşında olmasa, Su Xiaobao o zorbaların üzerine saldırmak için can atıyordu.
Su Xiaobao: “Korkma, artık geçti.”
Su Bei başını salladı; sadece bunun için ağlamıyordu. Su Xiaobao’nun gözünde sadece bir öğleden sonra geçmişti. Ancak Su Bei, kendisinin çok daha fazlasını yaşadığını biliyordu.
O ve Su Xiaobao kırsalda doğmuşlardı. Su Mei adındaki kadın, onları doğurduktan kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu.
Büyükanne Wang, Su Mei’nin hamileliği sırasında köyde kalırken ona bakması için tuttuğu kişiydi. Su Mei gittikten sonra Büyükanne Wang ikizlere acıyıp onları evlat edindi. Biyolojik babaları belli değildi, biyolojik anneleri ise kaçıp gitmişti. Diğer insanların gözünde ikizler, doğal olarak kimsesiz, gayrimeşru çocuklar haline gelmişlerdi.
Büyürken, o ve Su Xiaobao etraflarındaki insanların küçümseyici bakışlarından çok çektiler, ayrıca diğer çocuklar tarafından sık sık zorbalığa uğradılar. Okul hayatları da pek farklı değildi. ‘Birlikte tuvalete gitmek’ meselesine gelince; aklını yitirmediği sürece o zorba grubuyla asla gitmezdi. O kızlar tarafından zorla tuvalete sürüklenmişti. Sınıf arkadaşlarının Su Xiaobao’ya bunu nasıl rapor edip de onun, Su Bei’nin gönüllü gittiğini sanmasına neden oldukları ise meçhuldu.
Su Bei’nin bu dünyadaki son anısı, o zorbalık olayıydı. Su Xiaobao onu bulduğunda, Su Bei tamamen bilinçsizdi ve yüksek ateşi vardı.
Su Bei öleceğini sanmıştı. Ancak gözlerini tekrar açtığında, bilincinin başka bir dünyaya, başka birinin bedenine girdiğini fark etti. O dünyada şaşkınlık içinde birkaç yıl geçirdi. O yıllar boyunca Su Bei kötü zamanlar geçirmişti. Bedenin durumu çok kötüydü; çoğu zaman sadece yatakta yatabiliyor, kitap okuyup ders çalışabiliyordu. Herkes o yüksek ateşin onu tükettiğini söylüyordu ama sadece Su Bei, o bedenle uyumlu olmadığını biliyordu.
Orada dört yıl yaşadıktan sonra, bir enfeksiyon nedeniyle sonunda hayatını kaybetti. Başka bir dünyadaki o dört yıl, inanılmaz bir rüya gibiydi.
Ve şimdi, geri dönmüştü.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.