Bölüm 288
1863. tura geleli bir gün geçmişti.
Gwanghwamun bölgesi, dün geceden beri yağan karanlık yağmur yüzünden sırılsıklam olmuştu. Yağmur başladıktan kısa bir süre sonra, harabelerin arasına çömelmiş canavarlar birer birer uyandı. Buraya ilk geldiğimde gördüğüm file benzeyen canavar ve bana dev bir ahtapotu hatırlatan bir diğeri oradaydı. En korkutucu olanı ise devasa bir bina boyutundaki bebekti.
Dış tanrıların pek çok türü vardı ama hepsi ‘Rüyaları Yiyen’ veya ‘Tarif Edilemez Mesafe’ olarak adlandırılmıyordu. Çoğu ‘isimsizdi’ ve düzgün bir benlikleri olmadan var oluyorlardı.
Şehirde bir buldozer gibi ilerleyen bebek bezli bebeği izledim ve nefesimi tutarak saklandım.
…Dürüst olmak gerekirse, muhtemelen beze bebekten daha çok benim ihtiyacım vardı.
[Takımyıldızı Kova’da Açan Zambak sana bakıyor.]
Başmeleklerin, enerjilerini saklayacaklarını belirterek uykuya dalmalarının üzerinden birkaç saat geçmişti. Ceketimdeki beyaz zambak, gücünü yeniden kazanmış gibi titredi. Gabriel.
“Uyandın mı?”
[Neden bu seçimi yaptın?]
“Hangi seçimi?”
[Sormana hacet var mı?]
“Başka yol yoktu.”
Uzaklarda bir gıcırtı ve ezilme sesi duydum. Başka bir şey olduğunu düşündüğüm anda, fil canavarının kopmuş bacağını gördüm. Güçlü bir kuvvet tarafından koparıldığına dair izler vardı. Birisi kopmuş bacağı sürükleyerek bu tarafa yaklaştı. Bu senaryonun gerçek canavarı, Yoo Joonghyuk’tu.
Bir iç çekiş gibi, taç yapraklar tekrar sarsıldı. [Öleceğini sanmıştım...ve neden elinde kılıç tutuyorsun?]
“İntihar edebilirdi. Gerçi, bunun artık gerçekleşeceğini sanmıyorum.”
Yoo Joonghyuk’un Göğü Yaran Kılıç’ını havada sallarken konuştum. Beklenmedik bir şey değildi ama Yoo Joonghyuk’u öldürmemiştim.
Gabriel bir an sessiz kaldıktan sonra kısık bir sesle mırıldandı. [Uriel bu herifin nesini seviyor ki...?]
“Uriel mi? Ah, Uriel iyi mi?”
[Nereden bileyim?]
Biraz aşırıya kaçan bir tepkiydi. Tam soracakken başka bir dolaylı mesaj geldi.
[Takımyıldızı Kızıl Kozmosun Komutanı sana bakıyor.]
Zor melek de uyanmıştı. Jophiel uyandı ve doğrudan konuya girdi. [Onu hayatta tutmaya mı karar verdin?]
Cevap vermek yerine Yoo Joonghyuk’un getirdiği fil bacağını kabul ettim. Çok etli bir bacaktı. Çok zengin ve net bir hikâye yayıyordu. Bana boş gözlerle bakan Yoo Joonghyuk ile yüzleştim. Jophiel tekrar ağzını açtı.
[Onu hayatta tutmaman gerektiğini bilmiyor musun? Aldığın senaryo…]
“Yoo Joonghyuk’un ölümü.”
Yalan söyleyebilseydim güzel olurdu ama başmelekleri kandırmak için artık çok geçti. Gördüğüm senaryo penceresini onlar da görmüş olmalıydı.
– Yoo Joonghyuk’un ölümü.
Gizemli Entrikacı’nın bana verdiği senaryo buydu. Orijinal üçüncü tura dönmek için onu öldürmem gerekiyordu.
“Daha önce de belirttiğim gibi, bu senaryoyu olduğu gibi yorumlamak zor.” Gizemli Entrikacı tarafından önerilen ölüm, düşündüğümüz ‘ölüm’ olmayabilirdi.
Başmelekler sessizdi. Sözlerimi anlamış gibi görünmüyorlardı. Filin bacağını çevirdim ve sakince konuştum. “Yoo Joonghyuk ‘ölemez’. Başmelekler olarak bunu zaten biliyor olmalısınız, değil mi?”
İki meleğin bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
[Bu ne anlama geliyor?]
“Bu adam bir regresör.”
Erken bir senaryo olsaydı, az önce bahsettiğim bilgiler filtrelenirdi. Ancak şimdi durum farklıydı. Senaryo bir yana, ‘Regresör’ hakkındaki söylentiler epey yayılmıştı; bu yüzden Eden’in yüksek rütbeli takımyıldızları bunun gayet farkında olmalıydı.
[...Yoksa?]
Başımı salladım. “O, hayatını sonsuza dek tekrar eden bir varlık. Kimse onu öldüremez. Ölürse, sadece başka bir tura geçer.”
[Bunu nasıl biliyorsun?]
“Uriel neden beni gözetliyordu?”
Cevaplanamayacak sorulara daha fazla soruyla yanıt vermek en iyisiydi. Jophiel öfkesini kontrol ediyormuş gibi titredi.
[O hâlde... şimdi ne yapacaksın? Onu öldüremezsen, orijinal turuna dönemezsin.]
Omuz silkip pişmiş eti ağzıma attım. “Bir yol düşünmem lazım. Bolca vaktimiz var.”
Sakin yanıtım üzerine iki çiçeğin etrafında alışılmadık bir hava esti. ‘Statülerini’ sergilemek istediklerini düşündüğüm için gergindim ama aniden tuhaf bir ses duydum.
Karnımdan gelmeyen bir gurultuydu bu. Yoo Joonghyuk’tan da gelmiş gibi görünmüyordu.
...O zaman? Başımı eğdiğimde iki çiçeğin başka tarafa baktığını gördüm.
“Acıktınız mı?”
______________________________________
[Gabriel, daha ne kadar öyle duracaksın?]
[Öyle durmuyorum. Sadece izliyorum. Uriel olmasaydı onu çoktan öldürmüştüm...]
Plastik bir şişenin içine sıkışmış olan Gabriel, sapıyla suyu çekerek cevap verdi. Yanında, Jophiel’in kozmosu da aynı şekilde bir su şişesine yerleştirilmişti.
Uzakta, Kim Dokja Yoo Joonghyuk’a bir şeyler söylüyordu. Gabriel boş boş ona baktı ve sordu,
[O Uriel, iyi midir?]
[Göreve odaklan, Gabriel.]
[Hayır, endişeleniyorum. Uriel yalnız bırakıldığında hep başını belaya sokar.]
[…Anlıyorum. Yoksa gerçekten Uriel’i seviyor musun?]
[Ne saçmalıyorsun be! Geri dönmenin bir yolunu buldun mu? Daha ne kadar onlarla kalacağız?]
Gabriel’in yaprakları titredi ve Jophiel cevap verdi, [Bir yol arıyorum ama zor görünüyor.]
[Neden? Dünya çizgisi ne kadar farklı olursa olsun, burada da bir Eden olmalı. Buradaki kâtipten yardım istersen...]
[Kâtipten cevap yok.]
[Ne?]
[Sadece kâtip değil. Eden’deki hiç kimseyle iletişime geçemiyorum.]
Eden’le iletişim kurulamıyor muydu? Dünya ne kadar değişmiş olursa olsun bu tuhaftı. Senaryonun kısıtlamaları nedeniyle, kendi ‘takımyıldızı bağlamlarına’ dönmeleri imkânsızdı. Sinir bozucuydu.
Gabriel iç çekip tekrar su çekti. [Ne? Birkaç saat önce kavga edip birbirlerinin yakasına yapışmışlardı...]
Uzakta, Kim Dokja sanki Yoo Joonghyuk’un başını okşuyor gibiydi. Bu manzaraya bakarken Gabriel, Uriel ile kendisini hatırladı. Farklıydı ama bir benzerlik vardı.
…Yoldaşlık mı?
Çok kısa bir an için Gabriel, Uriel’in neden onları sevdiğini anlar gibi oldu.
______________________________________
“Toprak ye, Yoo Joonghyuk.”
Yoo Joonghyuk sessizce toprağı yemeye başladı. Şaşırıp kafasının arkasına vurdum. “Neden gerçekten yiyorsun?!”
Sadece denemek istemiştim ama emrimi gerçekten yerine getireceğini düşünmemiştim. Bildiğim Yoo Joonghyuk asla böyle bir şey yapmazdı. Ancak regresyon depresyonu benliğini tamamen yutmuştu ve şu an için Yoo Joonghyuk aptal bir durumdaydı.
Yoo Joonghyuk boş gözlerle bana baktı. Biraz merhametle iç çektim. “Keşke her zamanki hâlin de böyle sakin olsa. Üçüncü turdaki o piçten daha iyisin.”
“…”
“…Tükür şunu.”
Yoo Joonghyuk’un toprağı tükürdüğünü izlerken, tanıdığım başka bir Yoo Joonghyuk’u hatırladım. İyi olup olmadığını bilmiyordum. Ben geri dönene kadar aklını kaybetmemiş olması güzel olurdu. Bu işi Yoo Sangah’ya bırakmıştım, umarım her şey yolunda giderdi.
“Şimdi git oraya uzan ve biraz dinlen, 1863. Yoo Joonghyuk.”
Sözlerim üzerine Yoo Joonghyuk sürünür gibi harap olmuş binaya doğru yürüdü. Uzakta güneşin battığını görebiliyordum. 95. senaryonun gün batımı hâlâ parlıyordu. O puslu manzaraya bakarken garip bir huzur hissettim. Garipti. Böyle korkunç bir senaryoda bile bu anın tadını çıkarabiliyordum.
「 Kim Dok ja’nın Yoo Joong hyuk’u öld ürm esi gere kiyor. 」
...Hayır, gerekmiyordu. Neyse ki, Gizemli Entrikacı’nın bana verdiği senaryo için bir süre sınırı yoktu. Başımı çevirdiğimde, Yoo Joonghyuk’un aptal bir ifadeyle kıvrılmış, emirlerimi beklediğini gördüm.
“Uyu.”
Yoo Joonghyuk sözlerimi anladı ve gözlerini kapattı. Senaryo başladığından beri doğru düzgün hiç uyumamıştı. Belki de bu, Yoo Joonghyuk’un ‘ilk uykusu’ydu. Tüm anılarından arındığı ilk uykusu.
Yoo Joonghyuk tamamen uykuya daldıktan sonra akıllı telefonumu açtım. Telefonun ana ekranında her zamanki gibi Hayatta Kalma Yolları metni vardı. Ama bu sefer bir şey farklıydı.
– Harap Olmuş Bir Dünyada Hayatta Kalmanın Üç Yolu.txt
...Ne? Bu ‘üçüncü revizyon’ değil miydi? Bir anda tüylerim diken diken oldu. Acaba orijinal tura geri döndüğüm için miydi? O zaman metin, revize edilmiş hâline değil de tekrar orijinaline mi dönmüştü?
Kafam karışık bir şekilde dosyayı açtım. Dosya, bildiğim orijinal Hayatta Kalma Yollarıydı. Belki de bu daha iyiydi. Gelecek hakkında düzgün düşünebilmek için bu turla ilgili bilgi edinmem gerekiyordu. Hızla ekranı 1863. tura getirdim ve tüm bilgileri dikkatlice okudum.
「 54. Senaryoda Lee Hyunsung’u kaybettim. 」
Hikâyeyi okudum, okudum ve tekrar okudum.
「 67. Senaryoda Lee Seolhwa öldürüldü. 」
Kaybetti, kaybetti ve daha fazlasını kaybetti.
「 78. Senaryoda Lee Jihye öldü. 」
Bu turdaki Yoo Joonghyuk tamamen yalnızdı. Aslında sadece bu tur da değildi. Yoo Joonghyuk tüm turlarında, sonunda yalnız kalmak zorundaydı. Sonuna kadar aynı hayattı.
“...Zavallı adam.”
Hayatta Kalma Yolları’nın sonsözünü bilmiyordum. Emin olduğum tek şey, Hayatta Kalma Yolları’nın mutlu bir sona sahip olmadığıydı.
...Ya üçüncü tura geri dönmezsem? Ya burada kalıp son turdaki Yoo Joonghyuk’un senaryoyu temizlemesine yardım edersem?
「 Dördüncü Duvar diyor ki, “Kim Dok ja, bu...” 」
Biliyorum.
「 E vet. 」
Bu, Gizemli Entrikacı’nın planında gizli olan hileydi. Muhtemelen bunu bekliyordu ve bana bu senaryoyu bu yüzden vermişti. Süre sınırı olmamasının nedeni de buydu.
Burada Yoo Joonghyuk’u öldürüp orijinal dünyaya dönmek. Ya da onunla birlikte senaryonun sonunu görmek.
Bu, ‘dış tanrı’nın fikriydi. Komik olan ise bu teklifin beni gerçekten sarsmış olmasıydı. Buradaki kişiye bakarsam... gerçekten istediğim sonu göremem. Ancak onu burada öldürürsem, asıl ‘Yoo Joonghyuk’ sonsuza dek yok olacak.
Bunu düşünürken başım ağrımaya başladı. Yoo Joonghyuk’u öldürmek istiyorsam, onun regresyonlarını sona erdirmem gerekiyordu. Ancak sponsoru konuşmuyordu ve kim olduğunu bilmiyordum. Bunun şans mı yoksa şanssızlık mı olduğunu da bilmiyordum.
İç çekip tekrar Hayatta Kalma Yolları’nı kaydırdım. Ardından omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indi.
[Takımyıldızı Kova’da Açan Zambak seni uyarıyor!]
Uzakta, plastik şişelerin içindeki iki çiçek sallanıyordu. Bu güçlü bir alarmdı. Bir dış tanrı mıydı?
“Burada saklanıyormuşsun, Yoo Joonghyuk.”
Refleksle arkamı dönmeye çalıştığım anda uğursuz bir sezgi hissettim. Şimdi dönersem ölürdüm. Bundan emindim. Bu, benim takımyıldızı duyularımı bile kandırabilecek bir gizlenme seviyesiydi. Açıkça ölçülemeyen bir varlıktı. Bu varlık yakında mıydı?
“Nesin sen? Yoo Joonghyuk’un yoldaşı mısın?”
Bu seste bir deja vu hissettim. Kesinlikle tanıdığım bir sesti. Düşmanın tehdit algılamaması için başımı yavaşça çevirdim. Arkamda tanıdık görünümlü bir kadın vardı. Bir anlığına zihnim panikle doldu.
...Bu nasıl mümkün olabilirdi? Bunu hiç düşünmemiştim. Çünkü bu kişi bu ‘turda’ zaten ölmüştü.
“Gerçi bilmeye de gerek yok. Nasıl olsa öldüreceğim.”
Amiral Lee Jihye, Çift Ejderha Kılıçları’nı bana doğrulturken gülümsedi.
+
Bölümleri daha erken okumak için https://novelgecesi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.